|
|
"1980 yılında ada Türk iken
Girit’te doğdum. Babam, Türkiye’nin Atina Sefiri oldu. Falerin’da ilk evi babam
yaptırdı. Üç dört yaşındayken, küçük kardeşimle
Parthenon'un mermerleri arasında
oynardık. Bir gün kayıkta, kayıkçı deniz aynasını denize tuttu. Denizaltı
alemini görünce, tokat yemiş gibi sarsıldım. Yazı öğrenmeden önce, sabahtan
akşama kadar resim yapardım. sonra Büyükada’da oturduk. Altı yaşında oradaki
mahalle mektebinde okuma yazma öğrendim. 10 yaşında bir misyoner kuruluşu olan
Robert Kolej’ e gönderildim. Sabah, öğlen, akşam ve yatmadan önce dua ediyorduk.
Ben İsrail’in boyuna, Cerikaya, öteye beriye taşınan taşlardan bıktım.
Kütüphanelerde, içleri hayat dolu kitaplar vardı. Okudum. Ama, 700 öğrenci
arasında o kitaplar bana yasak edildi. Elektrik feneri icat edilmişti. Gece
yorganla battaniyeyi çadır yapar elektrik feneriyle, arkadaşlarıma aldırdığım
kitapları okurdum. Çok yazardım İngilizce... Ama on üç yaşımdan sonra yazmadım.
Çünkü, Pazar günü kilisede okuduklarımı yazmamı istediler.
Ben de, herif eşek arısı gibi
vızıldarken, yanı başlarında uyuyan arkadaşların kulaklarına çöp soktuklarını ve
başka realiteyi yazdım. Skandal oldu, paylandım, artık yazmadım. Kolej’ den
sonra İngiltere’ye göndermek istiyorlardı. Porstmouth’ da ki mektebine gitmek
istedim. Münasip görmediler. Oxford’a gönderdiler. İsteksiz gittim. En kolay
konuyu seçtim, üç dört yıl öğrendim. Üç dört yılda öğrendiğimi unutmak için
sarf ettim. Ama kütüphanelerden, hem sonradan Londra Üniversitesi’nden istifa
ettim. İlk dünya savaşında hastaydım. Savaş sonrası asker kaçaklarının kendileri
gelip teslim oldukları halde yargılanmadan asıldıklarını yazdım. Ankara İstiklal
Mahkemesi’nde, Bodrum’da üç yıl kalebentliğe mahkum ettiler. Asıl mimledikleri
M. Zekeriyya’yı mahkum etmek istiyorlardı. Ama yazıda suç bulamazlarsa yazıyı
basan da serbest kalacaktı. Bodrum’a vardığım zaman 34 yaşındaydım.
Ondan önceki mektep hayatımın
bende bıraktığı intiba şöyleydi. İstiklal Mahkemesi’nde mevkuf iken, bir gece
rüyamda çocukluğumu, hala Kolejde olduğumu görmüştüm. Uyanınca hapishanede
olduğumu ve kolejde olmadığımı gördüm ve, çıldırasıya sevindim. Bu hürriyetti
bre!... Oysa ki, kolejde Fikret’in oğlu Haluk’ta, benimle aynı tabiydi.
Halikarnas’ da, üç dört yaşındayken Faleron’ da gördüğümü ve kaybettiğimi buldum
orada kaldım, yazdım, çiçek, ağaç ve yemiş yetiştirdim. Gece rüyamda kendimi
savaşan bir general gibi görüyordum. Arkamda, yüz binlerce portakal ve grapa
fruit ağaçları kökleri üzerine kalkmışlar, ilerliyoruz ve düşmanımız ölüme karşı
vitamin ve ışık bombaları portakalları, greyfurtları, çiçekleri atıyoruz.
Sonrası Halikarnas Balıkçı’sı.
İşte o kadar!"
|